top of page

Hayatın İkinci Yarısında Arzu

Yazarın fotoğrafı: Bülent Eryüksel
Bülent Eryüksel
16 saat önce
6 dakikada okunur

Kıbrıs’ta Sardunya koyunda yazılarımı yazarken bir yandan da çevremde hayatın ikinci yarısına girmiş insanları gözlemliyorum. Bu grup içinde yanındaki partnerinin elini tutku ile tutan, denizde birbirlerine aşk oyunları yapanlar da var, hiç konuşmadan yanyana oturan asık yüzlü çiftlerde. Bu çiftlere bakınca aklıma ‘İnsan kaç yaşında arzulanmayı bırakır?’ sorusu düşüyor.  Belki de bu sorunun kendisi, cinselliğe ne kadar gençlik merkezli baktığımızı gösteriyor. Çünkü bize uzun yıllar boyunca aşkın, cinselliğin ve arzunun genç bedenlere ait olduğu anlatıldı. Yıllar önce bir Yunan adasındaki çıplaklığın serbest olduğu bir plajda çıplak yaşlı insanların bedenleri ile ne kadar barışık olduğunu görmek çok hoşuma gitmişti. 

Kırklı yaşlarımdayken 60 lı yaşları cinsellikten uzak hisseder, biraz da kaygı duyardım yaş almaktan. Bu yazıyı yazarken 57 yaşındayım ve hala önümde uzun yıllar arzu dolu yıllar olabileceğini hissediyorum. Gençlik; güzel bedenlerin, ilk öpüşmelerin, hızlı kalp atışlarının ve sonsuz ihtimallerin zamanıydı. Yaş almak ise yavaş yavaş sahneden çekilmek gibi düşünüldü. Oysa insanın hayatında bazı şeyler yaşla birlikte kaybolmaz; yalnızca biçim değiştirir. Arzu da bunlardan biridir. Zamanla beden, hormonlar, ilişkiler, insanın zamanla kurduğu ilişki değişir. Fakat bir başkasına dokunma, arzulanma, yakınlaşma ve canlı hissetme ihtiyacı ortadan kalkmaz. Belki de asıl soru “Kaç yaşına kadar cinsellik yaşanır?” değildir. Asıl soru şudur: İnsan ne zaman kendi arzusundan vazgeçmeye başlar?

Çevremde hayatın ikinci yarısında olan bir çok kişi cinsel hayatlarının gençken olduğundan daha iyi olduğundan bahsediyorlar. Bunun sebebi büyük olasılıkla hayatın ikinci yarısında performansın yerini daha çok yakınlığın almasıdır. Gençlikte cinsellik çoğu zaman güç, dayanıklılık, sıklık ve fiziksel yeterlilik üzerinden değerlendirir. İnsan kendisini ve partnerini farkında olmadan bir sınava sokabilir: Ne kadar arzuluyum? Ne kadar süre devam edebilirim? Partnerimi tatmin edebiliyor muyum? Bedenim çekici mi? Böylece cinsellik, hazdan çok performans kaygısına dönüşebilir. Oysa yaş ilerledikçe bedenin sınırları daha görünür hale gelir ve insan bazen ilk kez cinselliğin bir gösteri olmadığını fark eder. Dokunmak, sarılmak, öpmek, tenin sıcaklığını hissetmek, birlikte gevşeyebilmek ve acele etmeden yakınlaşmak daha önemli hale gelebilir. Cinselliğin “ne kadar iyi” olduğundan çok, insanı ne kadar yakın hissettirdiği önem kazanabilir.

Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanında beden ve arzu, insanın varoluşsal karmaşasının bir parçası olarak karşımıza çıkar. Kundera'nın dünyasında beden biyolojik bir nesne olmanın ötesinde  hafızanın, arzunun, kimliğin ve ilişkinin de taşıyıcısıdır. İnsan bir bedene dokunduğunda bir bedene dokunduğu kadar o kişinin geçmişine, kırılganlığına ve kendisine açtığı alana da dokunur. Hayatın ilerleyen dönemlerinde cinselliğin daha derin hissedilebilmesinin nedenlerinden biri de budur: İnsan artık yalnızca bedeni değil, o bedenin taşıdığı hayatı da görmeye başlar.

Yaşlanan beden ise modern kültürün gençlik takıntısıyla karşı karşıya gelir. Kırışıklıklar, saçların değişmesi, kilo, kas kaybı, cildin değişmesi, menopoz, ereksiyonla ilgili değişiklikler. Bütün bunlar insana aynı soruyu sordurabilir: “Hâlâ arzulanabilir miyim?” Modern kültür cinselliği bir pazara dönüştürmek için bize hep görüntü üzerinden cevaplar oluşturur ve çoğu zaman acımasızdır. Genç kal, genç görün, genç hisset, genç bedenini koru, bunlar için para harca. Reklamların, sosyal medyanın ve popüler kültürün dünyasında yaşlanmak çoğu zaman görünmez olmakla eş anlamlı hale gelir.

Oysa arzu yalnızca genç bir bedene duyulan ilgi değildir. Arzu duymak veya arzulanmak aynı zamanda kişinin kendisini nasıl taşıdığı, kendi bedeninde ne kadar rahat olduğu, karşısındakiyle kurduğu bağ ve kendisini ne kadar özgür bırakabildiğiyle ilgilidir. Hatta bazen insanın çekiciliği gençliğinden değil, kendisini artık başkasının bakışına göre yaşamamasından gelir. Kendini özgür bırakmak bile tek başına çekicidir.

Gabriel García Márquez'in Kolera Günlerinde Aşk romanı bu açıdan güçlü bir edebi hatırlatmadır. Aşkın ve arzunun yalnızca gençliğe ait olmadığını, insanın yaşamının ilerleyen dönemlerinde de romantik ve cinsel bir hayatın mümkün olduğunu gösterir. Romanın en çarpıcı taraflarından biri, yaşlanmanın aşkı ortadan kaldırmak yerine aşkın anlamını değiştirebilmesidir. Gençlikte aşk çoğu zaman “hayatımın tamamı” gibi yaşanırken, ilerleyen yaşlarda insan aşkın hayatın tamamı olmadığını, ama hayatın hâlâ önemli bir parçası olabileceğini bilir.

Kadın cinselliğinde menopoz bu dönüşümün en görünür başlıklarından biridir. Menopozla birlikte hormonal değişiklikler vajinal kuruluk, uyarılmada değişiklik veya cinsel ilişkide rahatsızlık yaratabilir. Fakat menopozun “cinselliğin sonu” olarak görülmesi doğru değildir. Bazı kadınlarda cinsel istekte azalma olabilir; bazı kadınlarda belirgin bir değişiklik olmayabilir; bazıları ise gebelik kaygısının ortadan kalkması ve kendi bedenleriyle daha özgür bir ilişki kurmaları nedeniyle cinselliği farklı biçimde yaşayabilir. Dolayısıyla menopoz bir son değil, bedenle ve cinsellikle ilişkinin yeniden düzenlendiği bir dönem olabilir.

Erkek cinselliğinde de benzer bir durum vardır. Yaşla birlikte ereksiyonun oluşma süresi, uyarılmanın biçimi veya cinsel yanıt değişebilir. Ancak yaşlanmayı doğrudan “yetersizlik” olarak yorumlamak cinsel kaygıyı artırabilir. Çünkü cinsel işlev yalnızca yaşla belirlenmez; damar sağlığı, kronik hastalıklar, stres, depresyon, ilişki sorunları ve kullanılan ilaçlar gibi birçok faktör rol oynar. Dolayısıyla “Artık eskisi gibi değilim” düşüncesi bazen fiziksel değişiklikten çok daha büyük bir psikolojik yük yaratabilir.

Burada erkeklik kültürünün cinsellik üzerindeki baskısı da görünür hale gelir. Geleneksel erkeklik, erkeğin her zaman isteyen, hazır ve performans gösterebilen taraf olması gerektiğini söyler. Oysa beden böyle bir sözleşmeye imza atmamıştır. İnsan yaşlandıkça cinselliği erkekliğin kanıtı olmaktan çıkarıp iki insan arasındaki yakınlık biçimi olarak yeniden tanımlayabilir. Belki de olgunlaşmanın cinsel anlamlarından biri budur: Kendini kanıtlamak için değil, yakınlaşmak için dokunmak.

Kadınlar açısından da benzer bir özgürleşme söz konusudur. Uzun yıllar boyunca kadın cinselliği evlilik, annelik ve partnerin ihtiyaçları üzerinden tanımlandı. Kadının kendi arzusu çoğu zaman ikinci planda kaldı. Oysa hayatın ilerleyen dönemlerinde boşanmış, eşini kaybetmiş veya uzun bir ilişkinin ardından yeniden partnerlik kurmuş bir kadın ilk kez “Ben ne istiyorum?” sorusunu kendisine sorabilir. Bu bazen yeni bir partner bulmaktan çok daha büyük bir keşiftir. Çünkü insan bazen yıllarca başkalarının beklentileriyle yaşadığı cinselliğinden ayrılıp kendi arzusuna ulaşmak zorunda kalır.

Virginia Woolf'un Mrs Dalloway romanında zaman, yaşlanma, beden ve geçmiş sürekli birbirinin içine girer. İnsan yalnızca bugünkü yaşından ibaret değildir; gençliği, eski aşkları, kayıpları, kaçırılmış ihtimalleri ve yaşanmamış hayatları da bugünkü benliğinin içinde taşır. Hayatın ikinci yarısındaki ilişkiler bu nedenle yalnızca “yeni bir insanla tanışmak” değildir. İnsan yeni bir ilişkiye kendi geçmişini de götürür.

Bu nedenle yeni bir partnerle cinselliğe başlamak, özellikle uzun bir evlilik veya ilişkinin ardından, karmaşık olabilir. İnsan yeni bir bedenle karşılaşırken eski bedenlerin hafızasını da taşır. Önceki ilişkiler, cinsel deneyimler, utançlar, reddedilmeler, travmalar, alışkanlıklar, beden algısı ve performans kaygıları yeni ilişkinin içine sızabilir. “Beni beğenecek mi?”, “Bedenimi nasıl bulacak?”, “Eskisi kadar iyi olabilir miyim?” soruları yeni yakınlığın önüne geçebilir. Dolayısıyla ileri yaşlarda yeni bir cinsel ilişki bazen yeni bir partnerle tanışmaktan çok, kişinin kendi bedeniyle yeniden tanışmasıdır.

Ve sonra dijital dünya gelir.

Flört uygulamaları, sosyal medya ve çevrimiçi iletişim artık yalnızca gençlerin dünyası değildir. Hayatın ikinci yarısında yeni ilişki arayan insanlar da dijital dünyanın içine girer. Tinder'dan Instagram'a, mesajlaşmadan görüntülü konuşmaya kadar romantik hayat artık ekranların da içinden geçmektedir. ABD kökenli bir veriye göre tanışma sitelerinin %16 sı 50 yaş ve üstü kişilerden oluşuyor. Bu dünya yeni ihtimaller yaratırken yeni kaygılar da üretir: Profil fotoğrafında nasıl görünüyorum? Yaşımdan küçük mü gösteriyorum? Beni seçer mi? Daha iyisi var mı? Neden mesajıma cevap vermedi?

İşte burada modern arzunun tuhaf paradoksu ortaya çıkar: Seçeneklerin artması, mutlaka tatminin artması anlamına gelmez. İnsan aynı anda yüzlerce potansiyel partnerle karşılaşabilir ama yine de yalnız kalabilir. Hatta seçenekler arttıkça kişi sürekli “Daha iyisi olabilir mi?” sorusunun içinde yaşayabilir. Arzu, bu kez eksiklikten değil, fazlalıktan yorulabilir.

Cinsel aktivitenin yaşla birlikte azaldığı bir gerçektir ama cinsel ilgi ve yakınlık ihtiyacı aynı hızla ortadan kalkmıyor. İngiltere’de yapılan bir çalışmada 50 yaş üzerindeki daha sık öpüşme, dokunma ve cinsel birliktelik daha yüksek ‘yaşamdan haz alma’ düzeyi ile ilişkili bulunmuştur. Bu çalışma ‘cinsel birleşme’ kadar tensel temasın ve şefkat içeren fiziksel yakınlığın da ruhsal iyilik hali ile bağlantılı olduğunu göstermiştir.

İlerleyen yaşlarda cinselliğin anlamı yalnızca haz değildir. Cinsellik bazen “Hâlâ hayattayım” duygusunun da bir biçimi olabilir. Bedenin hâlâ hissedebildiğini, bir başkasına hâlâ çekilebildiğini, hâlâ heyecanlanabildiğini, hâlâ merak edebildiğini hatırlamak.

 

Albert Camus'nün Yabancı romanında Meursault'nun dünyaya karşı mesafeli varoluşunun içinde bile bedensel duyumların ne kadar güçlü olduğunu görürüz. Camus bize insanın varoluşunun yalnızca düşünceden ibaret olmadığını hatırlatır. Beden de hayatın içindedir. Güneş, ter, deniz, ten, sıcaklık, dokunma. İnsan bazen hayatın anlamını büyük fikirlerde değil, bedeninin hâlâ dünyaya cevap verebilmesinde bulur.

Bu nedenle hayatın ikinci yarısında cinsellik gençliğin gecikmiş bir taklidi değil, başka bir cinselliktir. Daha yavaş olabilir ama daha bilinçli; daha az performans odaklı ve daha yakınlık içeren şekilde olabilir. Beden bazı şeyleri kaybedebilir ama insan bazı şeyleri kazanabilir: Kendini tanımak, sınırlarını bilmek, ne istediğini söylemek, istemediğini reddetmek ve bir başkasına yaklaşırken kendisini kaybetmemek.

Gençlikte aşkın ve cinselliğin en büyük sorusu “Beni istiyor mu?”dur. Hayatın ikinci yarısında ise soru : “Ben gerçekten ne istiyorum?” olmaktadır. 

İnsan yaş aldıkça yalnızca gençliğini kaybetmez. Bazı korkularını, bazı rollerini, bazı mecburiyetlerini ve başkalarının kendisi için yazdığı senaryoları da geride bırakabilir. Bir noktadan sonra insan artık genç görünmek için değil, canlı hissetmek için arzular.

Yaşlanan şey arzu değil; bize öğretilmiş olan arzu biçimidir.

Ve insan, hayatının herhangi bir döneminde kendi arzusunu yeniden keşfettiğinde, bedeninin yaşını değil, hayatının hâlâ devam ettiğini hisseder.

Beden yaşlanabilir, aşkın biçimi değişebilir, cinselliğin ritmi değişebilir ama insanın bir başkasına yaklaşma, dokunma, dokunulma, sevilme ve arzulanma ihtiyacı yaşlanmak zorunda değildir.

Hayatın ikinci yarısında mesele artık “Ne yapmalıyım?” sorusundan çok, “Ben gerçekten ne istiyorum?” sorusuna dürüstçe cevap verebilmektir.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


© 2020 by Dr. Bülent Eryüksel. All Rights Reserved.

bottom of page