top of page

Terk Edilmenin Psikolojisi: Bundan Sonra Kendimi Nasıl Seçeceğim?

Yazarın fotoğrafı: Bülent Eryüksel
Bülent Eryüksel
2 gün önce
8 dakikada okunur

Kimdi giden, kimdi kalan

Giden mi suçludur her zaman

Ne zaman başlar ayrılıklar

Dostluklar biter ne zaman

Murathan Mungan

 

İnsan terk edildiğinde ilk sorduğu soru genellikle “Neden gitti?” olur. Oysa terk edilme sonrası insanın kafasının içinde dönüp duran asıl soru şudur: “Ben hangi açıdan yeterli değildim?” Çünkü terk edilmek yalnızca bir ilişkinin sona ermesi değildir. Bir süreliğine, insanın kendisi hakkında bildiği bazı şeylerin de sarsılmasıdır.

Birinin bizi sevdiğini bilmek, yalnızca romantik bir bilgi değildir. Bize kendimiz hakkında da bir şey söyler: “Değerliyim.” “Sevilebilirim.” “Birisi beni seçti.” “Birisi benimle bir gelecek hayal ediyor.” İlişki sona erdiğinde yalnızca o insan gitmez. Bazen bu cümlelerin hepsi aynı anda sessizleşir. Ve insan kendisini bir anda şu sorunun karşısında bulur: “Şimdi ben kimim?”

Terk edilmenin psikolojisini anlamak için sadece ayrılığa bakmak çoğu zaman yeterli değildir. Çünkü yakın ilişki kurma haritamız çok daha önce çizilir. John Bowlby'nin bağlanma kuramının temelinde şu fikir vardır: İnsan yavrusu, hayatta kalabilmek için bakım veren kişiye yakınlık arar. Bebek için bakım veren kişinin varlığı yalnızca sevgi anlamına gelmez; güvenlik anlamına gelir. Anne ya da bakım veren kişi uzaklaştığında bebek yalnızca “annem burada değil” deneyimi yaşamaz. Beyin açısından mesaj çok daha temel olabilir: “Güvende miyim?” Bu nedenle çocuklukta oluşan bağlanma deneyimleri yetişkinlikteki yakın ilişkiler için bir tür psikolojik şablon oluşturabilir.

Bowlby'nin ardından Mary Ainsworth'un çalışmalarıyla daha ayrıntılı biçimde ele alınan bağlanma örüntüleri, yetişkin ilişkilerinde de yakınlık, uzaklık, güven ve ayrılık karşısındaki tepkilerimizi anlamak için önemli bir çerçeve sunmuştur. Bu yüzden bazı insanlar ayrılık yaşadığında “Üzüldüm” derken bazıları “Beni bırakma” noktasına gelebilir. Aradaki fark yalnızca ilişkinin ne kadar iyi olduğuyla açıklanamaz. Ayrılık çoğu zaman geçmişteki başka ayrılıkların da yankısını taşır.

Kalp kırıklığı dediğimiz şeyin bedensel bir karşılığı vardır. İştahın kesilmesi, uykunun bozulması, göğüste sıkışma, mide sorunları, huzursuzluk ve dikkat dağınıklığı… İnsan gerçekten de ayrılığın ardından fiziksel olarak kötü hissedebilir. Çünkü romantik bağ yalnızca düşünsel bir ilişki değildir; ödül, motivasyon, stres ve bağlanma sistemleriyle birlikte çalışan güçlü bir biyolojik süreçtir. Bu nedenle terk edilen kişi bazen eski partnerini düşünmediği birkaç saatten sonra bile huzursuz olabilir. Telefonuna bakar, mesaj bekler, sosyal medya hesabına girer, “Çevrimiçi olmuş mu?”, “Bir şey paylaşmış mı?”, “Biriyle mi?”, “Beni özlüyor mu?” diye düşünür. Bunların tümünü yalnızca “merak” olarak açıklamak eksik kalır. Zihin belirsizliği çözmeye çalışmaktadır. Çünkü terk edilmenin en ağır taraflarından biri yalnızca kayıp değil, kontrol kaybıdır.

Terk edilmenin en zor taraflarından biri de belirsizliktir. Ayrılığın kendisi bazen belirsizlikten daha kolay tolere edilir. “Bitti” cümlesi acıdır ama nettir. Buna karşılık “Belki geri döner”, “Belki biraz zamana ihtiyacı vardır”, “Acaba hâlâ beni seviyor mu?”, “Başka biri var mı?”, “Bir gün pişman olur mu?” gibi sorular zihni ilişkinin içinde tutmaya devam eder. İnsan fiziksel olarak ayrılmıştır ama psikolojik olarak ilişkinin içinde yaşamayı sürdürebilir. Eski konuşmaları yeniden kurar, geçmişteki sahneleri tekrar tekrar düşünür, “Şunu söyleseydim”, “Keşke o gün gitmeseydim”, “Belki şöyle davransaydım” diye alternatif senaryolar üretir. Böylece ayrılık bir çeşit zihinsel mahkeme salonuna dönüşür ve kişi aynı anda hem hâkim, hem sanık, hem de tanık olur.

Freud'un yas ve melankoli üzerine düşünceleri burada önemli bir kapı açar. Yas tuttuğumuzda dış dünyada kaybettiğimiz kişiyle olan bağımızı zihinsel olarak yeniden düzenlememiz gerekir. Fakat bu hemen olmaz. Bu yüzden ayrılıktan sonra insan eski partneriyle konuşmaya devam eder; gerçekte değil, zihninde. “Bunu görse ne derdi?”, “Şimdi yanımda olsaydı”, “Keşke ona şunu söyleyebilseydim…” İnsan fiziksel olarak ayrılmıştır ama psikolojik bağ bir süre daha devam eder. Belki de yasın özü budur: Gerçeklik değişmiştir fakat içimizdeki ilişki henüz değişmemiştir. Bu nedenle ayrılığın ilk döneminde insanın bir ayağı geçmişte, diğer ayağı bugündedir. Beden bugündedir; zihin ise hâlâ “biz”in içindedir.

Donald Winnicott'un kendilik üzerine düşüncelerinden hareketle baktığımızda, yakın ilişkilerde insan yalnızca başka bir insanla ilişki kurmaz; aynı zamanda kendilik duygusunu da ilişkinin içinde yeniden düzenler. Özellikle uzun ilişkilerde “ben” ile “biz” arasında görünmez bir örgü oluşur. Birlikte kahvaltı etmek, birlikte seyahat etmek, birlikte karar vermek, birbirine günün nasıl geçtiğini anlatmak, birlikte yaşlanmayı düşünmek… Bütün bunlar kişinin hayat anlatısının bir parçası haline gelir. Sonra bir gün ilişki biter. Ve kişi yalnızca “Sevgilimi kaybettim” demez. Bazen “Hayatımın bir biçimini kaybettim” der. İşte bu nedenle ayrılığın ardından boşluk hissi çok büyüktür. Çünkü boşalan yalnızca koltuğun karşısındaki yer değildir; hayatın içindeki anlam örgüsünün bir parçasıdır.

Terk edilmenin en acı veren sorularından biri “Neden beni seçmedi?” sorusudur. Bu soru kolaylıkla başka bir soruya dönüşür: “Demek ki yeterince güzel değildim”, “Demek ki yeterince başarılı değildim”, “Demek ki başka biri benden daha iyiydi”, “Demek ki sevilecek kadar özel değilim.” Burada çok önemli bir psikolojik hata ortaya çıkar: Bir ilişkinin sonucu ile kişinin değerini birbirine eşitlemek. Oysa bir ilişkinin sürdürülememesi, kişinin değersiz olduğu anlamına gelmez. Bir insan bizi seçmeyebilir, başka bir insan bizi seçebilir, bir üçüncüsüyle ise bambaşka bir ilişki kurabiliriz. Çünkü romantik ilişki matematiksel bir değer ölçümü değildir. İnsanlar yalnızca “iyi” veya “kötü” oldukları için birbirlerini seçmezler. İhtiyaçlar, yaşam dönemleri, değerler, beklentiler, kişilik özellikleri, ilişki becerileri, zamanlama ve karşılıklı uyum birlikte çalışır. Bu nedenle “Beni bıraktı” ile “Ben bırakılacak kadar değersizim” aynı cümle değildir.

Erich Fromm'un sevgi üzerine düşünceleri de terk edilme deneyimini anlamak için önemli bir kapı açar. Fromm, sevgiyi yalnızca bir duygu olarak değil, aynı zamanda bir beceri ve etkinlik olarak ele alır. Modern romantik kültür ise bize çoğu zaman sevginin ölçüsünü sahip olmak üzerinden öğretir: “Benim sevgilim”, “Benim kadınım”, “Benim erkeğim”, “Benim hayatım.” Fakat bir insanı sevmek ile onun üzerinde hak sahibi olmak aynı şey değildir. Bazen terk edilmenin acısını artıran şey yalnızca sevdiğimiz insanı kaybetmek değil, onun üzerindeki psikolojik “hakkımızı” kaybettiğimizi düşünmektir. “Bunca yıl benimleydi”, “Bunca şey yaşadık”, “Nasıl olur da şimdi başka biriyle olabilir?” gibi soruların altında sevgi kadar sahiplenme de bulunabilir. Ve burada çok zor ama özgürleştirici bir gerçek vardır: Birini sevmek, onun kalmasını garanti etmez.

Schopenhauer'ın insan arzusu üzerine düşünceleri de terk edilmenin ardından yaşanan paradoksu anlamamıza yardım eder. İnsan çoğu zaman sahip olmadığı şeyi ister; sahip olduğunda ise alışır, kaybettiğinde ise yeniden değerini olağanüstü biçimde hisseder. İlişki devam ederken sıradanlaşan bir mesaj, ayrılık sonrası beklenen bir mucizeye dönüşebilir. “Günaydın” eskiden sıradan bir cümledir; ayrılıktan sonra ise telefonun ekranında görülmesi için saatlerce beklenecek bir işarettir. Bu noktada insan bazen kişiyi değil, kaybettiği hissi arar: seçilme hissini, arzu edilme hissini, yakınlık hissini, güvende olma hissini. Bu yüzden “Onu geri istiyorum” ile “Onun yanındayken hissettiğim kişiyi geri istiyorum” arasında çok önemli bir fark vardır.

Ayrılığın en güçlü yanılsamalarından biri “Onun gibisini bir daha bulamam” düşüncesidir. Evet, onun gibisi gelmeyecek. Çünkü o insan tektir. Ama bundan “Bir daha kimseyi sevemeyeceğim” sonucu çıkmaz. Bu iki cümleyi birbirinden ayırmak gerekir. İnsan yeni bir ilişkide eski ilişkinin kopyasını bulamaz; bulmamalıdır da. Çünkü yeni ilişki yeni bir hikâyedir. Sorun çoğu zaman yeni insanın eskisine benzememesi değildir. Sorun, zihnimizin hâlâ eski ilişkiyi “ölçü birimi” olarak kullanmasıdır. Yeni kişi “onun gibi değil”dir. Belki mesele de budur zaten. Artık onun gibi biriyle değil, başka biriyle yeni bir ilişki kurmamız gerekir.

Terk edilmenin bir başka paradoksu da giden kişiyi daha fazla istemektir. Bazı ilişkilerde kişi partneri yanındayken onun değerini tam olarak hissedemeyebilir. Partner ayrıldığında ise özlem büyür. Bunun bir nedeni erişilemezliğin arzuyu artırabilmesidir. Ulaşılabilir olan ile kaybedilen aynı psikolojik etkiye sahip değildir. Ayrılık sonrası beynin ödül ve motivasyon sistemleri eski partnerle ilişkili anılar tarafından yeniden tetiklenebilir. Bu yüzden kişi “Beni bu kadar incittiği halde neden hâlâ onu istiyorum?” diye şaşırabilir. Çünkü özlem, ilişkinin sağlıklı olduğunun kanıtı değildir. Özlemek, geri dönmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Bir duygunun gerçek olması, o duygunun bize ne yapmamız gerektiğini söylemesiyle aynı şey değildir.

“Beni sevseydi gitmezdi” cümlesi romantik kültürün en güçlü mitlerinden biridir. Oysa sevgi ve birlikte yaşama kapasitesi aynı şey değildir. Bir insan sizi sevebilir ama sizinle yaşayamayabilir. Sizi özleyebilir ama geri dönmeyebilir. Sizin için iyi şeyler hissedebilir ama ilişkinin devamının mümkün olmadığına inanabilir. Çünkü ilişki sadece sevgi değildir. İlişki aynı zamanda uyumdur, güvendir, iletişimdir, sınırdır, cinselliktir, karşılıklılıktır ve ortak yaşam kurabilmektir. Bu nedenle “Sevgi vardı ama ilişki yürümüyordu” cümlesi bir çelişki değildir. Aksine yetişkin ilişkilerinin en zor gerçeklerinden biridir.

Sinema da yıllardır bu gerçeğin farklı biçimlerini anlatıyor. François Truffaut'nun Jules et Jim filminde aşkın yalnızca “kimin kiminle birlikte olduğu” meselesinden çok daha karmaşık olduğunu görürüz. Wong Kar-wai'nin In the Mood for Love filminde ise daha incelikli bir şey vardır: Bazı ilişkiler yaşanmadığı için değil, yaşanamayacağı için unutulmaz olur. Yakınlık vardır, arzu vardır, fakat hayatın koşulları başka bir yere gider. Bu tür hikâyelerde aşkın bitmesi ile ilişkinin bitmesi aynı şey değildir. Ve belki de insanın yetişkinlikte öğrenmesi gereken en zor cümlelerden biri şudur: Birini sevmek, mutlaka onunla yaşamak anlamına gelmez.

Terk edilmek neden bazen geçmişteki bütün terk edilmeleri uyandırır? Bir yetişkin ayrılığı bazen yalnızca yetişkinliğe ait değildir. “Yine gittiler”, “Yine yalnız kaldım”, “Yine yeterli olmadım”, “Yine seçilmedim.” Bu “yine” kelimesi çok önemlidir. Çünkü bugünkü kayıp geçmişteki deneyimlerin yankısını taşıyabilir. Bu nedenle bazı insanlar ayrılıkları diğerlerinden daha yoğun yaşar. Mesele sadece kaybedilen ilişkinin niteliği değildir. Kayıp, kişinin eski yaralarının üzerine basmış olabilir. Burada psikoterapinin önemli amaçlarından biri yalnızca ayrılığı atlatmak değil, kişinin kendi ilişki hikâyesini anlamasına yardımcı olmaktır. “Ben neden terk edilmekten bu kadar korkuyorum?”, “Yakınlık benim için ne anlama geliyor?”, “Birisi uzaklaştığında zihnim bana ne söylüyor?”, “Sevilmek için ne yapmak zorunda olduğuma inanıyorum?” Bazen bugünkü ilişkinin hikâyesi, çok daha eski bir hikâyenin devamıdır.

Belki de terk edilmenin en büyük riski, kendini terk etmektir. Bizi biri terk eder; sonra biz de kendimizi terk ederiz. Arkadaşlarımızdan uzaklaşırız, işimizi ihmal ederiz, bedenimize bakmayız, uyumayız, yemeyiz, sürekli onun sosyal medya hesabını kontrol ederiz ve hayatımızın merkezine giden kişiyi koyarız. Fark etmeden kendimize şunu söyleriz: “Sen gittin, ben de artık yaşamayı bekleteceğim.” Oysa yas tutmak ile hayatı durdurmak aynı şey değildir. Birini özleyerek de yaşamaya devam edebiliriz. Ağlayarak da işe gidebiliriz. Kırılarak da arkadaşlarımızla görüşebiliriz. Hâlâ severken kendimizi koruyabiliriz.

Yasın amacı kaybettiğimiz kişiyi silmek değildir. Amaç, onunla olan bağımızı yeni bir biçime dönüştürmektir. Eskiden “Hayatımın merkezindeydi” dediğimiz insan zamanla “Hayatımın bir dönemindeydi” haline gelebilir. Bu küçük bir dil değişikliği gibi görünür ama psikolojik olarak büyük bir dönüşümdür. Çünkü geçmiş artık bugünü yönetmemeye başlamıştır. Bir gün eski bir şarkıyı duyarsınız, kalbiniz kısa bir süreliğine sıkışır ama telefonunuza uzanmazsınız. Bir fotoğraf görürsünüz, bir an özlersiniz ama hayatınız durmaz. İşte iyileşme bazen böyle sessiz gerçekleşir.

Terk edilmenin ardından insanın kendisiyle ilgili kurduğu hikâyeyi yeniden yazması gerekir. “Ben yeterli değilim”, “Ben sevilecek biri değilim”, “Kimse kalmaz”, “Yakınlaşırsam kaybederim”, “Bir daha kimseyi sevemem” gibi düşünceler ayrılığın yoğun duyguları içinde son derece gerçek görünebilir. Ancak iyileşme bu cümleleri zorla olumlu cümlelere çevirmek değildir. “Ben mükemmelim”, “Daha iyisini bulacağım”, “Hiçbir şey umurumda değil” demek bazen acının üzerini örten başka savunmalar olabilir. Daha gerçekçi bir yere gelmek gerekir: “Bu insan beni seçmedi ve bu çok acı veriyor. Ama bu durum benim değerimin ölçüsü değil.” Psikolojik iyileşme çoğu zaman burada başlar.

Belki de terk edilmenin sonunda en önemli mesele, bizi terk eden kişinin bizi yeniden seçip seçmeyeceği değil, bizim kendimizi yeniden seçip seçmeyeceğimizdir. Çünkü bir ilişkinin içinde insan bazen kendisinden uzaklaşabilir. “Yeter ki gitmesin” diye susabilir. “Yeter ki beni bırakmasın” diye sınırlarından vazgeçebilir. “Yeter ki beni seçsin” diye kendi ihtiyaçlarını küçültebilir. Sonra ilişki bittiğinde geriye yalnızca terk edilmişlik değil, kendinden uzaklaşmışlık da kalır. Bu nedenle iyileşmenin önemli sorularından biri “O neden gitti?” değil, “Ben bu ilişkinin içinde kendime ne kadar yakın kaldım?” sorusudur.

Çoğu zamna terk edilmenin bize öğrettiği en zor şey şudur: Bir insanın hayatımızdan çıkması, onunla yaşadığımız her şeyin yalan olduğu anlamına gelmez. Bir aşk gerçek olabilir ve bitebilir. Bir insan bizi gerçekten sevmiş olabilir ve yine de gidebilir. Bir ilişki güzel olabilir ve yine de sürdürülemeyebilir. Birlikte yaşanan yıllar anlamlı olabilir ve yine de ortak gelecek sona erebilir. Çünkü bir ilişkinin bitmesi, geçmişteki sevginin otomatik olarak sahte olduğunu kanıtlamaz. Bazen sevgi vardır ama ortak hayat yoktur. Bazen bağlılık vardır ama uyum yoktur. Bazen özlem vardır ama geri dönüş yoktur. Bazen iki insan birbirini sever ama birlikte iyi yaşayamaz. Yetişkinlik zaten duygularımızın gerçekliğini kabul ederken, onların bizi yönetmesine izin vermemeyi öğrenmek değilmidir?

Terk edilmek insanın kalbinde bir boşluk yaratır. Fakat her boşluk doldurulmak zorunda değildir. Bazı boşlukların içinde insan kendisini yeniden bulur. Mesele artık giden kişinin dönüp dönmeyeceği değildir. Mesele, sizin kendinize dönüp dönmeyeceğinizdir.

Belki de terk edilmenin sonunda öğrenilecek en büyük ders şudur: Birinin sizi terk etmesi, sizin terk edilmeye değer olduğunuzu göstermez. Sadece o insanın artık hayatınızda olmadığı anlamına gelir. Bazen bir ilişkinin sonu, insanın kendi hayatına geri dönüşünün başlangıcıdır. Çünkü bazı ayrılıklar bizi bir başkasından ayırır, bazıları ise kendimizden ne kadar uzaklaştığımızı gösterir.

En sonunda mesele, giden kişinin arkasından bakıp “Neden beni seçmedi?” diye sormaktan vazgeçip, kendi hayatımıza dönerek “Ben bundan sonra kendimi nasıl seçeceğim?” diyebilmektir.


 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Gidenler, Kalanlar ve Biz

Hayatımızın belki de en kaçınılmaz gerçeğidir yas. Doğumdan ölüme hayat bizi hep kayıplarla yüzleştirir. Sevdiklerimizin kaybı, terkedilme, boşanma, çocuğumuzun evden gitmesi , iş kaybı, emeklilik he

 
 
 

Yorumlar


© 2020 by Dr. Bülent Eryüksel. All Rights Reserved.

bottom of page